Toy ve taze bir öğretmendim. İlk görev yerim, şirin ilimiz Adıyaman idi. Orada, görevimin ilk günlerinde, çok mübarek adamlarla tanıştım. Bana baba gibi davrandılar, unutulmaz dostluklar yaşattılar. Haşan Ağa onlardan biriydi.
Bir gün, beni evinde yemeğe i davet etmişti. Yedik içtik, muhabbet ediyorduk ki, evin telefonu çaldı. İlk okul beşinci sınıfta olan evin en küçüğü, hemen koşup ahizeyi kaldırdı.
“Babam mı?” deyip, gözlerini Haşan Ağa’ya dikti. Haşan Ağa, sessizce, iki elini kaldırıp, geriye doğru salladı. Delikanlı mesajı almıştı. Ağzını ahizeye dayadı ve sesini biraz hafifleterek, “Babam evde yokmuş” dedi.
Çocuk, telefonu kapatıp dışarı çıkınca Hasan Ağa’ya dedim ki:
‘Ağam, herhalde bu iş yanlış oldu.”
“Neden?”

“Bakın, çocuk yalana alışmamış. Siz işaret edip, izin verdiğiniz halde, “Babam evde yok!” diyemedi. Ancak, “Babam evde yokmuş” diyebildi. Ama bu tavrınız böyle devam ederse, kısa bir zaman sonra, korkarım delikanlı yalan söylemeye alışacak ve gayet rahat bir şekilde, size karşı bile yalana başvuracaktır.”
Hasan Ağa “Doğru söylüyorsun” dedi.
Evet, ne yazık ki, doğru söylüyordum. Çünkü bu doğruya uymayan nice ana-baba, çocuklarına, farkına varmadan yalancılığı öğretiyordu.
(Vehbi Vakkasoğlu)









